Sahte Tebessümlerin Tiranlığı: Sürekli Mutluluk Neden Ruhsal Bir İntihardır?

Modern çağın en sinsi ve en ölümcül zehri, eczane raflarında, gösterişli hastane koridorlarında ya da karanlık sokak köşelerinde satılmıyor. Bu zehir, sabah uyandığınızda aynaya bakıp yüzünüze zorla yerleştirdiğiniz o kusursuz, pürüzsüz ve plastik sırıtışın ta kendisinde gizleniyor. Bizler, acıyı bir hastalık, hüznü bir zayıflık, kederi ise derhal onarılması gereken bir üretim hatası olarak gören yepyeni ve merhametsiz bir faşizmin tam ortasında yaşıyoruz. Bu, sahte tebessümlerin tiranlığıdır. Her köşe başından, her ekrandan, her kişisel gelişim zırvasından yüzüne fırlatılan o "iyi düşün, iyi olsun", "gülümse ki hayat sana gülsün" diyen o zehirli ve sentetik amentü, aslında ruhunu yavaş yavaş boğan bir idam sehpasının yağlı ilmeğinden başka bir şey değildir. Sürekli mutlu olma mecburiyeti, insanın kendi doğasına, kendi karanlığına ve en önemlisi kendi gerçeğine karşı işlediği geri döndürülemez bir cinayettir. Bu eylem düpedüz bir ruhsal intihardır; çünkü varoluşun en temel denge mekanizmasını, tezatların o muazzam ve sarsıcı uyumunu kökünden reddetmektir.
Ruhsal intihar diyorum, çünkü bir insan ancak acı çekme kapasitesini yitirdiğinde gerçekten ölmüş sayılır. Mutluluğun putlaştırıldığı, neşenin zorunlu bir mesaiye dönüştürüldüğü bu çağda, acı bariz bir anormallik olarak kodlandı. Büyük bir kayıp yaşadığında hızla toparlanman, kalbin paramparça olduğunda ertesi gün hiçbir şey olmamış gibi işine gücüne dönüp "pozitif" görünmen bekleniyor. Neden biliyor musun? Çünkü senin o soylu hüznün, sistemin kusursuz işleyen çarklarına çomak sokar; senin boyun eğmeyen melankolin, tüketim toplumunun o sahte pırıltılı vitrinini tuzla buz eder. Üzgün insanı sevmezler, zira üzgün insan sorgular, tüketimi yavaşlatır, durur ve bakar. Bu yüzden seni uyuşturuyorlar. Kendi rızanla, hatta üstüne para vererek yuttuğun o "toksik iyimserlik" hapları, içindeki o derin, sorgulayan, isyan eden ve kanayan insanı yavaş yavaş felç ediyor. Acıdan köşe bucak kaçtıkça, kendini sürekli bir konfor alanına hapsettikçe, aslında yaşamın ta kendisinden kaçıyorsun. Çatışmanın, yaranın ve travmanın olmadığı bir zihin, ancak vitrindeki cansız bir mankenin zihni olabilir. İşte bu yüzden, o çok övülen sürekli mutluluk hali, insanı yaşayan bir cesede dönüştüren, kan akıtmayan ama ruhu kurutan o estetik idamın ta kendisidir.
Tam da bu noktada, o sahte tebessümlerin maskesini parçalamak ve hakikatin soğuk yüzüyle tanışmak için, tarihin en keskin, en tavizsiz zihinlerinden birine, büyük yeraltı bilgesi Fyodor Dostoyevski’ye dönmeliyiz. O, modernitenin o yapay neşesinin henüz ayak seslerinin duyulduğu 1864 yılında yazdığı o devasa "Yeraltından Notlar" eserinde, bugünün insanının yüzüne çarpacak sarsılmaz gerçeği bir tokat gibi indirmiştir. Kitabın başkarakteri olan Yeraltı Adamı, dönemin rasyonalistlerinin hayalini kurduğu; herkesin kusursuz bir uyum ve mutluluk içinde yaşayacağı, hiçbir derdin kalmayacağı o ütopik "Kristal Saray" fikrine büyük bir kin kusar. Çünkü o kristal saray, insanın acı çekme özgürlüğünün, iradesinin ve o kaotik bireyselliğinin yok edildiği devasa bir tımarhanedir. Dostoyevski, insan doğasının o karanlık ve anlaşılmaz dehlizlerine inerek, eserin can alıcı bir noktasında şu omuz silken, muazzam tespiti yapar:
"İnsan bazen acıyı da, tutkuya varırcasına sevmez mi? Acı da refah kadar yararlı olamaz mı? Acı çekmek, bilincin tek kaynağıdır."
"Acı çekmek, bilincin tek kaynağıdır..." Dostoyevski'nin bu satırlarda anlattığı şey, sıradan bir melankoli güzellemesi ya da mazoşist bir hezeyan değildir; insan varoluşunun kusursuz anatomik şemasıdır. Acı, insanı uyandıran, onu konforun uyuşturucu etkisinden söküp alan tek gerçek güçtür. Sürekli bir mutluluk, hiç kesintiye uğramayan bir refah ve acısızlık hali, bilinci köreltir, uyuşturur ve nihayetinde yok eder. İnsan ancak kanadığında, gırtlağına kadar çamura battığında, düştüğünde ve o soğuk zeminle yüzleştiğinde kendi sınırlarını, zayıflıklarını ve asıl yıkılmaz gücünü fark eder. Eğer sistemin sana dayattığı o pürüzsüz mutluluk diktatörlüğüne teslim olursan, bilincini, dolayısıyla insan olma vasfını kaybedersin. Dostoyevski’nin Yeraltı Adamı, sadece mutlu olmak için programlanmış, acı çekmeyen, sorgulamayan bir karınca sürüsünün parçası olmaktansa; kendi acısını, kendi yıkımını, kendi ıstırabını ve hür iradesini seçer. Çünkü zoraki takınılan o sahte tebessüm, insanın ruhuna geçirilmiş bir deli gömleğidir. Kendi karanlığınla yüzleşmeden, kendi yaralarının kabuklarını tırnaklarınla kanatmadan bulduğun her mutluluk, sadece ucuz, sentetik bir anestezi seansından ibarettir.
Bugün etrafına, o taptığınız dijital mabetlere bir bak. Sosyal medyanın o filtreli, kusursuz ve kusacak kadar plastik dünyasında herkes sürekli tatilde, herkes durmaksızın başarılı, herkes en iyi anı yaşıyor ve herkes dişlerini göstererek gülümsüyor. Bu, toplu bir histeri, kitlesel bir delilik halidir. O insanların gözlerinin içine dikkatlice baktığında o donukluğu, o derinlerdeki boğuk çığlığı rahatlıkla görebilirsin. Dışarıdan bakıldığında parıldayan ama içeriden irin gibi çürüyen hayatlar... "Gülümse ve her şey geçecek" safsatası, seni sadece kendi kederine yabancılaştırır. Oysa keder insanı demler. Yas, ruhu olgunlaştırıp ağırlaştırır. Öfke, adaletsizliğe ve boyun eğmişliğe karşı elinde kalan tek haklı kalkanındır. Sen hüznünü ve acını reddettiğinde, aslında kendini iyileştirme, kendini yeniden inşa etme gücünü de o çukura atmış olursun. Gözyaşı dökemeyen, kendi karanlığına korkusuzca inip oradaki canavarlarla yüzleşemeyen bir insanın yüzündeki o donuk sırıtan ifade, bir palyaçonun suratına çizilmiş trajik ve acınası bir boyadan farksızdır. Seni, "sürekli mutlu olmalısın" dayatmasıyla kendi doğana düşman eden bu neşeli tiranlık, aslında o çok korktuğun celladın ta kendisidir. Bu cellat, baltasını karanlık bir zindanda değil; masmavi bir gökyüzü, sahte kahkahalar ve neşeli sloganlar eşliğinde indirir boynuna.
Bu yüzden isyan etmelisin. O sahte tebessümlerin diktatörlüğüne, sana "nasılsın" diye sorulduğunda refleks olarak verdiğin "harikayım" yalanına en derinden başkaldırmalısın. Bazen sadece "kötüyüm, paramparçayım, içim çürüyor ve canım yanıyor" diyebilmenin o muazzam, o sarsıcı ve yırtıcı özgürlüğünü tatmalısın. Kötü hissetme hakkını o tiranların elinden zorla geri al. Çünkü bu hak, senin yozlaşmış bir makineye dönüşmemen, "insan" kalabilmen için elinde kalan son kaledir. Sürekli mutluluk, ruhun düz çizgiye düşmesidir; tıpkı bir hastane odasında, kalbin tamamen durduğunu gösteren o tiz ve ölümcül sesin eşlik ettiği dümdüz, hareketsiz bir çizgi gibi... İnişlerin, çıkışların, uçurumların, çakılmaların ve zirvelerin olmadığı bir hayat, yaşanmış sayılmaz. Sadece nefes alınmış sayılır. Bırak yaran kanasın, bırak hüznün yüzündeki o yapay maskeyi yırtıp atsın. Ancak o maske düştüğünde, o plastik tebessüm paramparça olduğunda, altında yatan o gerçek, o kusurlu, o yaralı ama muazzam derecede canlı ve hür insana kavuşacaksın.
Kendi karanlığını kucaklamaktan, uçurumlarına bakmaktan korkma. Unutma ki yıldızlar ve karanlık birbirinden ayrı düşünülemez. Yıldızların en parlak, en görkemli ve en ebedi olduğu an, karanlığın en koyu, en tavizsiz olduğu zamandır. Kendi geceni hakkıyla yaşamadan, içindeki o gerçek parıltıyı asla bulamayacaksın. Sahte tebessümlerin zorla aydınlattığı o yalanlarla dolu sahne ve sessizlik bir gün mutlaka bitecek, o ağır perdeler yüzüne kapanacak. İşte o an geldiğinde, maskesiz ruhunda hissedeceğin tek şey o eve çağrı olacaktır; kendi hakikatine, acısıyla, hüznüyle ve dindirilemez varoluş sancısıyla sadece sana ait olan o gerçek evine çağrı. O çağrıyı duyduğunda, suratındaki o uyuşturulmuş sırıtışı yavaşça sil... Ve yaşamaya, gerçekten yaşamaya başla.