
Bir yerlere bu sorunun cevabını yazmak, insanın kendini birkaç unvana, bitirdiği okullara ya da cüzdanındaki etiketlere sığdırmaya çalışması bana hep o asıl gerçeğin, yani 'öz'ün üzerini örtmek gibi gelmiştir. O yüzden peşinen söyleyeyim; burada size verecek yaldızlı başarı hikayelerim, ezberlenmiş özgeçmişlerim yok. Eğer ceketlerimizi, kimliklerimizi ve o ağır unvanlarımızı kapının dışında bırakırsak; geriye sadece kendi hakikatini arayan, düştükçe kalkan ve insanın o en çetin yolculuğunun "kendinden yine kendine" olduğuna inanan bir arayışçı kalıyor.
Merhaba, ben Burak Sivri.
Yıllar boyunca heybemde biriktirdiğim felsefe, sosyoloji ve insan psikolojisi okumalarını bir araya getirip bu bloğu kurarken aslında tek bir niyetim vardı: Sesli düşünmek ve o yolda yalnız olmadığımı bilmek. Çünkü zamanla şunu çok net anladım; insanın yürüdüğü o uzun yol dışarıda bir yerlerde değilmiş. Hatta insan yürümeye bir kez cesaret ettiğinde anlıyor ki, ortada aşılacak bir mesafe bile yok, yolun ta kendisi bizzat insanmış.
Görünenin Ardındaki Sır: Vahdet-i Vücud
Hayata, evrene ve insana bakarken sırtımı dayadığım, nefes aldığım devasa bir idrak var benim: Büyük usta İbnü’l-Arabî’nin Vahdet-i Vücud (Varlığın Birliği) inancı. Baktığım her ağaçta, sokakta yanımdan geçen her yüzde, kopan her fırtınada o tek ve sonsuz kaynağın yansımasını, mutlak Bir'in tecellisini görmeye çalışıyorum. Kutsal metinleri, bilhassa Kur'an-ı Kerim'i okurken de niyetim hep budur. Kelimelerin o sert kabuğunda, şekilsel sınırlarında, yani işin sadece "zahirinde" boğulmak yerine; o kabuğu usulca kırıp içindeki o sırlı inciyi, batıni (içsel) manayı arıyorum. Harflerin ruhuna dokunmadan, ayetlerin insan psikolojisindeki o sarsıcı karşılığını bulmadan edilen her kelam bana hep biraz eksik geliyor.
Özün Terzisi: Ahlak ve Erdem
Bilirsiniz, tarih boyunca insanlar dinler, diller, ırklar ve mezhepler uğruna birbirlerini incittiler, görünmez sınırları kanla çizdiler. Oysa bütün bu yapay duvarları, bize giydirilen bu dar gömlekleri çıkardığımızda geriye sarsılmaz tek bir gerçek kalıyor: Ahlak ve erdem. Hangi inanca, hangi felsefeye veya öğretiye mensup olursanız olun; eğer kalbinizi merhametle ve erdemle yıkamıyorsanız hakikate bir milim bile yaklaşamazsınız. Ruhsal tekamülümüzün, "insan" olabilme sanatının yegane yakıtı ahlaktır. Gerisi inanın sadece koca bir laf kalabalığı.
"Can" Emaneti ve Birbirimizden Sorumlu Olmak
Bizler bu dünyaya öylesine fırlatılmış, kimsesiz bedenler değiliz. İçimizde, o sonsuz kaynaktan kopup gelen, Nefes-i Rahmani (Rahman'ın nefesi) ile göğsümüze üflenen bir "Can" taşıyoruz. Bu can, dilediğimiz gibi harcayacağımız, hırpalayacağımız şahsi bir mülk değil; çok ağır, çok yüce bir emanet. Bütün mesele, son nefesimizi verdiğimizde, o emaneti asıl sahibine lekelemeden, incitmeden ve onurla teslim edebilmekte...
Ve madem ki hepimiz aynı nefesten var olduk, madem aynı kaynaktan besleniyoruz; o halde hiçbirimiz birbirimize yabancı değiliz. Ben senden sorumluyum, sen de benden. Etki alanımızdaki bir başkası acı çekerken, karanlıkta kaybolurken bizim köşemizde tek başımıza "kurtuluşa ermemiz" eşyanın tabiatına aykırı. Benim bu satırları yazma gayem de tam olarak bu sorumluluk hissi. Kendi küçük etki alanımda, bir kişinin bile olsa ruhsal gelişimine omuz vermek, bilinç seviyemizi el ele verip yukarı taşımak ve nihayetinde o hakikate erenlerden olabilmek...
Sükût, Hızır ve İçimizdeki Cennet
Günümüz dünyası bizi durmadan daha çok kazanmaya, şöhrete, bitmek bilmeyen bir hızın ve gösterişin içinde yok olmaya çağırıyor. Modern insan cenneti, ancak öldükten sonra tapusunu alacağı uzak bir bahçe sanıyor. Bana göre cennet; insanın daha bu dünyada nefes alırken, kendi zihninin odalarında, tefekkürüyle ve saf bilinciyle inşa etmesi gereken bir şuur halidir. Zihnimizdeki o cehennem ateşlerini (kibri, hırsı, doyumsuzluğu) buradayken söndüremezsek, ölümden sonra bizi hangi mekan serinletebilir ki?
İşte ben, çağın bu sağır edici gürültüsü karşısında; malda, mülkte, sahte alkışlarda değil, Hızır’ın o görünmez yoldaşlığında ve sükûtun o görkemli bilgeliğinde demlenmeyi seçiyorum. Tefekkürle geçen her anın, içilen her yudum suyun, alınan her nefesin kıymetini bilerek yürümek dururken, o sahte vitrin yarışlarında yorulmayı reddediyorum.
Uzun lafın kısası... Bu blog da sizlere yukarıdan bir dille bir şeyler öğretme derdinde değilim. Zaten hakikat dışarıdan öğretilmez, ancak içeriden hatırlatılır. Sadece aynı sofrada oturup dertleşmek, bildiklerimi insan psikolojisiyle harmanlayıp sizinle omuz omuza yürümek niyetindeyim.
Yol uzun, yükümüz ağır, vakit dar. Ama iyi ki bu yolda yalnız değiliz. Kendi hakikatine yürüyen, o emaneti şefkatle taşıyan tüm canlara selam olsun.
Hoş geldiniz... Evinize, yani kendinize.
Toplumsal histeri, dijital yalnızlık ve yeni çağın görünmez zincirleri üzerine geniş kapsamlı bir inceleme. Çok yakında matbu olarak sizlerle.
Ezoterik öğretilerin gündelik hayattaki yansımaları. Yalnızca okumakla kalmayıp, felsefeyi yolda yürürken de dinleyebileceğiniz sesli bir deneyim.
Fikir alışverişinde bulunmak, eleştirilerinizi sunmak veya ortak bir düşünceyi paylaşmak için kapım her zaman açık.
iletisim@buraksivri.tr