Modern Köleliğin Estetiği: Konfor Alanı Neden Bir İdam Sehpasından Farksızdır?

İnsanlık tarihi boyunca kölelik denildiğinde akla ilk gelen şey, ayaklara vurulan demir prangalar ve kölelerin sırtlarına vurulan kırbaç sesi oldu. Ancak modern dünya çok daha yaratıcı bir kölelik sistemini icat etti: Konfor alanı. Bugün hiç kimse bizi zorlayarak bir kafesin içine tıkmıyor; aksine artık kendi kafesimizi kendimiz yaratıyoruz ve içine en rahat yatakları seriyoruz. Maalesef kendimizi güvende hissettiğimiz o sıcak korunaklı köşe, aslında potansiyelimizin ve gerçek varoluşumuzun sessizce infaz edildiği bir idam sehpası. Modern insan üzülerek söylemem gerekiyor ki acıdan kaçarken yaşamın ta kendisinden kaçtığını fark edemeyecek kadar uyuşmuş durumda. Kendini güvende zanneden modern kitleler, kendi iradeleri ile cellatlarına teslim olmuş gönüllü esirler kampına dönüştü. Ve bu toplumsal uyuşukluk, insanın kendine yabancılaşmasının en trajik halidir. Kendini kendinden doğurması gereken adem oğlu, hakikatini unutarak kendisinin celladı oldu.
Altın Kafesin Cazibesi ve Estetik Zincirler
İçinde yaşadığımız bu sistem bizlere sürekli “rahat olmamızı”,”risk almamamızı” ve “garanti hayatlar” seçerek yaşamamız gerektiğini içten içe diretir. Her ay banka hesabımıza yatan düzenli bir maaş, garanti bir koltuk ve gündelik tekrarlanan hayat ritüelleri… Bütün bunlar, insanın vahşi doğasını evcilleştirmek için tasarlanmış estetik zincirler. Bir canlıyı yok etmek istiyorsanız onu öldürmenize hiç gerek yok, ona sadece herhangi bir riskin bulunmadığı, hiçbir hayat mücadelesinin olmadığı, her şeyin çok önceden tahmin edilebildiği sahte bir cennet sunmanız yeterlidir.
Konfor alanın da acı yoktur ama büyümede yoktur, insan özgür iradesiyle tuğla tuğla örer kendi derin ve karanlık hapishanesini. Sadece tekdüze, monoton bir hayat ve bu hayat insanın ruhunu içten içe kemirerek sancısız bir çürüme süreci yaşatır. Ve insan, acı çekmemek uğruna yaşamaktan vazgeçtiğinde, sistemde kendi amacına ulaşmış demektir.
Sokrates “sorgulanmamış bir hayat, yaşanmaya değer değildir” diyerek, günümüz insanına yani yapay zeka çağına da ışık tutmaktadır. Her gün aynı hayatı yaşayan ve aynı düşünceleri savunarak yatağa giren bir insanın, biyolojik olarak nefes alması dışında yaşayan bir varlıktan ne farkı var? İşte bu trajedi, kapitalist sistemin tarih boyunca elde ettiği en büyük ve en kusursuz başarısıdır. İnsanları biyolojik olarak öldürmeden, onların zihinlerini ve ruhlarını içi boş bir hayalete dönüştürmek.
İşini Değil, Amacını Değiştir
Çözüm, toplu bir isyan çıkarmak değil tabi ki, dış dünyayı değiştirmek de değil; kendi zihnimizin sınırlarını dikey olarak genişletmektir. Herkesin aynı klişelerden bahsettiği, aynı estetik kaygılarla boğulduğu ve aynı yapay hazların peşinde perişan olduğu bir dünyada, derinleşmek bence en büyük baş kaldırıdır. Kendimize ait sarsılmaz bir iç disiplin yaratmak zorundayız. Akşam eve döndüğümüzde televizyon karşına geçmek yerine, kendimizi dönüştürecek o zorlu projenin başına oturabiliyorsak, sistemin çarklarına çomağı sokmuşuz demektir. Dışarıdan bir gözle sıradan bir çalışan olarak görünebiliriz ama içeride krallığımızın hükümdarı gibi yaşarız. Bu paralel yaşam bizlerin en güvenilir sığınağı.